İSTER FISILTIYI DİNLE, İSTER TAŞI BEKLE...... Zengin bir adam mercedes arabası ile şehirdeki dar bir yoldan geçiyordu. Birden, yoluna aniden fırlayarak elindeki taşı arabasına atan bir çocuk gördü.Kapısına çarpan taşın sesi ile ani fren yapınca, arabası kaldırım taşına çarparak durabildi. Adam öfke ile arabadan fırlayıp, taş atan çocuğu kolundan tutarak sarsmaya ve "Sen ne yapıyorsun serseri, bak arabamı ne hale getirdin" diyerek bağırmaya başladı. Üzgün ve suçlu tavır içindeki çocuk "Amca lütfen kızma, sizden önce geçen arabalara durmaları için işaret ettim, arabaların hiç biri durmayınca, sizin arabaya taş attım" dedi. Ve, gözyaşları içinde, kenarda devrilmiş duran bir tekerlekli özürlü arabasını ve o arabadan düşerek yerde yatan birisini göstererek "Ağabeyim yürüyemiyor, onu tekerlekli arabası ile gezdirirken, kayıp devrildi. Ağabeyim yere düştü, kaldırmaya gücüm yetmedi, gelen geçen kimse de yok, siz onu yerden kaldırıp tekerlekli arabasına tekrar oturtmama yardım eder misiniz" dedi.. Zengin adam, ne diyeceğini bilemeden, boğazındaki düğümden yutkunarak kurtulmaya çalışarak, yerde yatan çocuğun yanına gitti, onu kaldırıp tekerlekli arabasına oturttu ve cebinden temiz bir mendil çıkararak bacağındaki kanları sildi. Küçük çocuk abisini tekerlekli arabasıyla alıp giderken, hiçbir şey söyleyemeden arkalarından bakakaldı. Arabasına döndüğünde, çocuğun attığı taşın, arabasının kapısında bıraktığı oyuk şeklindeki DERİN İZİ gördü. Ve zengin adam, bu derin taş izini hiçbir zaman tamir ettirmedi.
Arabadaki bu taş izini şu mesajı hiç unutmamak için sakladı: "Hiçbir zaman, yaşamın içinden, birilerinin seni durdurmak ve dikkatini çekmek için TAŞ ATMAYA mecbur kalacağı kadar HIZLI geçme. Allah , ruhumuza fısıldar ve kalbimize konuşur. O sesi dinlemek için vaktimiz olmadığında ise, bize TAŞ FIRLATMAK zorunda kalır. İster fısıltıyı dinle, ister taşı bekle.............. Seçim senin..........................." Yaşamın içinden son hızla geçerken, bir an durup, kendi hayatımızda da bize bazı şeyleri hatırlatmak için atılan TAŞLAR olup olmadığını bir düşünelim.........DÜZENLEYEN!HIGH VOLTAGE ****************************************************************BİR SAATLİK DOST..! Hızlı bir çalışma temposunun ardından saatin beş olduğunu kat nöbetini devretmeye gelen hemşire arkadaşlar sayesinde fark etmiştik. Yoğun bir servisti çalıştığım servis çocuk servisleri hastanelerin en yoğun ve gurultulu olan servisleridir. Artık günün yoğunluğu geçmiş servis sessiz bir hal almıştı aksam tedavilerini henüz bitirmiş ofiste cay içmeye gitme telasındaydım. Çünkü günün ilk çayını içme fırsatı yakaladım diye kendi kendime düşünüyordum. Kep dağılmış sac bas karışmış yorgun bitkin bir aldeydim tedavi odasından çıktığımda aynada kendimi tanıyamadım ofise geldiğimde hemşire odasının telefonu çalıyordu. Oturduğum yerden büyük bir güçlükle ayağa kalktım ve telefona gittim karsıdaki ses acilde trafik yaralılarının olduğunu içlerinde çocuklarında bulunduğunu damar bulamadıklarından dolayı acile yardıma gelmemi söylüyordu. Tüm yorgunluğumu unutmuş hızla acil servisine yönelmiştim ki diğer telefonda nöbetçi hekimin icapçı beyin cerrahi hekimiyle gelip gelmeme konusundaki tartışmasını duydum. Nöbetçi hekimin sesi ortalığı çınlatıyordu:
- Ne yapalım? Bırakalım ölsün mü bu insanlar? Gelmek zorundasınız! - Gittiğiniz davet beni ilgilendirmez! Nöbet değiştirseydiniz çok önemli bir davetti madem. - Siz Hipokrat yemini etmediniz mi ?
Konuşma böyle sürüp giderken gelen asansöre binerek koşarak acil servisine gittim. Her yer kan revan içinde ağlayan koşuşturan yakınını bulmaya çalışan bir yığın insan vardı bu kalabalıkta sağlıklı bir is nasıl yapılırdı bilmiyordum ama her kez elinden geleni birilerine bakma gayretini gösteriyordu. Acil serviste yatak kalmamış sedyelere insanlar yatırılıp ilk müdahale yapılıncaya kadar bekletiliyor yetersiz kalan personel yerine hastaları yukarı sevk edilen servise aileleri çıkartıyordu. Onca kazazede içinde başında kimsesi olmayan ama durumu da oldukça ağır 15-17 yaş arası bir genç vardı, gerekli müdahalesi yapılmış fakat sevk edildiği beyin cerrahi hekimi henüz görev yerine gelmediği için orada bekletiliyordu.
Kendime ait serum ve tedavileri uyguladıktan sonra o çocuğun başına giderek ilgilenmeye çalıştım şuuru yerindeydi konuştuklarımı anlıyor fakat cevap veremiyordu.
Hayatinin son anlarını yasadığını görüyor ve yalnız olduğu için korkunç derecede üzülüyordum onu orada yalnız bırakamıyordum . Zaten ben onunla ilgilenirken acil servis boşalmış tüm hastalar gerekli servislere dağıtılmıştı.
Genç iyice kotu olmuştu ellerimi sımsıkı tutuyordu bırakma dercesine gözlerinden yaslar süzüldükçe kendimi bende tutamaz hale gelmiştim eğildim yanaklarından öptüm… - Bırakmayacağım seni sakin ol üzülme sakin. diyordum hiç tanımadığım daha önce hiç görmediğim bu insana anlatılmaz bir yakınlık hissediyor, sanki onun acısının aynisini çekiyordum. Çok acı çekiyordu hem yalnızlığından hem de geçirmiş olduğu beyin travmasından ne kadar sure daha onunla kaldığımı hatırlamıyorum o artık aramızda değildi bu dünyayı terk etmişti ve ben gelmeyen doktoru suçluyor içimden lanetler yağdırıyordum.
Derken beyin cerrahi hekimi gelmişti. Hastanın daha doğrusu ex (olmuş) olmuş gencin üzerindeki çarşafı almamı söyledi.
Çarşafı kaldırdığımda doktorun hiç bir şey söyleme fırsatı olmadan yere düştüğünü gördüm .Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum yemekli bir davetten gelmişti acaba çok mu sarhoştu ya da kalp krizimi geçiriyordu diye düşünürken diğer hekim arkadaşları olaya müdahale etmişlerdi bile.
Ölen o gencecik insanin babasıydı bu doktor ve kendi evladının tedavisi için çok geç kalmıştı ne yazık ki. Kötü günde oğlunun acısıyla felç geçirmiş ve görevine yeniden dönememişti.
Seni yeniden andım KEREM ruhun şad olsun hayattaki bir saatlik dost bana yıllardır yaşattığın tecrübeyle dost kalan dost. . . .
Gerçek bir hikayedir…!DÜZENLEYEN! HIGH VOLTAGE!
****************************************************************
PLASTİK TORBA İLE HAYAT DENEYİMİ Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur:-Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddüdsüz kabul ederler.-O zaman, bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin.der öğretmen.Öğrenciler bunu da yaparlar.-Şimdi yarın ki, ödevinize hazır olun.Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz.Öğrenciler, bu işten pek bir şey anlamamışlardır.Ama ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde torbalar ve patatesler hazırdır.Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen:-Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur.Öğretmen, kendisine; “Peki şimdi ne olacak?“ der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:-Bir ay boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız.Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde hep yanınızda olacaklar.Aradan bir ay geçmiştir.Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar:-Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor.-Hocam, patatesler kokmaya başladılar.Vallahi, insanlar tuhaf bakıyor artık._Hem sıkıldık, hem yorulduk.Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:-Görüyorsunuz ki, affetmemekle asıl kendimizi cezalandırıyoruz.Kendimizi de, ruhumuzu da ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz.Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsanolarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir. DÜZENLYEN!
**************************************************************** ACELE KARAR VERMEYİN!!! Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler. "Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeyeçalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. "Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar : "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor." Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış: "Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar ; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz." DÜZENLEYEN! *************************************************************** GÖREBİLMEK
Adamın biri ilk defa gittiği küçük bir kasabada duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa;
- Buranın yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler..
Çocuk arabanın penceresini açtıktan sonra; Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde..
Adam çocuğun yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.
- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş çocuk. Kuş cıvıltıları oradan geliyor zaten.
- İyi ama, demiş adam, buanların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?.
-Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez diye atılmış çocuk... Üstelik manolyalar da katılıyor onlara.. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyacaksınız..
Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, teşekkür etmek için döndüğünde farketmiş çocuğun kör olduğunu..
Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış adamın kendisini farkettiğini..
Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken; - Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki!. Sizinkiler sağlam, öyle değil mi?.
Adam çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına doğru yönelirken; - Artık emin değilim demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür..
DÜZENLEYEN! ************************************************************************ BİR ÇİN BAHÇESİNDEKİ GERÇEK! Dr. Frederic Loomis Bu küçük hikayenin temeli olan vecize bütün dünyaya yayılmıştır. Bu vecize acaba gerçekten bir Çin bahçesinde mi bulundu?. Çok uzun yıllar önce aldığım bir mektubun hikayesini bir çok defalar anlatmışımdır. Bu hikayeyi ister bir gemide, isterse bir ocak önünde nerede anlatırsam anlatayım her defasında beni dinleyenler düşünceye dalmıştır. “Aziz doktor, mektubum elinize geçtiği zaman büyük bir hayrete düşmeyin. Onu yalnız küçük ismimle imzalıyorum…Sizinle aynı ismi taşıdığımı acaba hatırlıyor musunuz?Beni hayalinizde canlandıramayacağınızdan çok korkuyorum. İki yıl öncesiydi. Hastanenizde meslektaşlarınızdan biri beni tedavi ediyordu. Ölü doğan çocuğumu orada dünyaya getirdim. Aynı gün doktor beni görmeye geldi ve dedi ki; --- Az kalsın unutuyordum. Burada sizinle aynı ismi taşıyan bir kadın doktoru var. Kim olduğunuzu bana sorduysa da, kendisine doğru bir cevap veremedim. Akrabası olmanızdan şüpheleniyor.. Ona çocuğunuzu yitirdiğinizi, büyük kederinizin belki belki misafir kabülüne mani olabileceğini söyledimsede sizi görmekte ısrar ediyor. Az sonra sizi karşımda gördüm. Yatağımın kenarına oturarak, elinizi şefkatle kolumun üstüne koydunuz. Belki beni teselli edecek sözler söylemediniz. Ama gözlerinizin bakışı ve tatlı sesiniz bana o kadar rahatlık verdi ki, hemen iyileştiğimi hissettim. Size yakından bakarken, yorgun yüzünüzdeki derin çizgileri kalbim sızlayarak gördüm. Ne yazık ki, o günden sonra bir daha size rastlayamadım. Adamlarınız bana çok çalıştığınızı, gece gündüz kliniğinizden ayrılmadığınızı söylemekten çekinmediler. Bu gün öğleden sonra ortaya çıkan bir olay, sizi bana yeniden hatırlattı. Pekinde çok güzel bir Çin evine çağrılmıştım. Bahçe yüksek duvarlar ile çevriliydi. Duvarı kaplayan kırmızı çiçek ve yapraklar arasında bakır bir levha üzerinde Çince yazılmış iki satır gözüme ilişti. Çağırılanlardan birine bu yazıyı çevirmesini rica ettim. Yazıyı , "Hayattan istifade edin. Bunun için sandığınızdan daha az zamanınız var." şeklinde çevirdi. Garip bir endişe kalbimi sardı. Düşünmeye başladım. Kalbim hala ilk çocuğumun ölümünün acısını taşıdığından başka bir çocuğumun olmasını istememiştim. Ama o an bütün düşüncelerim alt üst oldu. Daha fazla bekleyemezdim. Fırsattan istifadenin tam zamanı idi. Sizi tekrar hatırlamama işte bu çocuk düşüncesi vesile oldu. Yüzünüzdeki yorgun çizgileri görür gibi oldum ve kalbimde size karşı büyük bir sempati hissettim. Yaşınızı bilmiyorum. Ama babam yaşta olabileceğinizi tahmin ediyorum. İşte bu düşünce iledir ki size bu mektubu yazıyorum. O çok bahtsız bir hizmette bulunmayı kendime görev bildim. Belki yarın… Sizin içinde çok geç olabilir. Şimdi sizden ricam şu; mektubumu alınca sukunetle bir yere oturup salim bir kafa ile bütün bunları uzun uzun düşünün." Margaret.. Telefonda rahatsız edilmediğim takdirde normal ve sakin bir şekilde uyurum. Ama bu gece pek çok kere uyandım. Gözlerimin önünde hep o garip bakır levha. Hayalini bile zihnimde canlandıramadığım belirsiz kadının mektubu niçin beni bu kadar ilgilendirmişti?Kendimi birkaç kez budalalıkla suçladım ve bu nevi düşüncelerden kurtulmak için çırpınıp durdum. Ama boşuna.. Vicdanımın sesi bana durmadan şunları fısıldıyordu. ---İş işten geçmeden fırsattan istifade etmeği bil. Ertesi günü görevimegidince üç aylık bir seyahata çıkacağımı haber verdim. Uğraşılardan bir an bile ayrılamayacagımı sanan benim gibi bir insna üç aylık seyahat, ne mükemmel bir tecrübeydi değil mi? Bu düşünce, mektup hikayesinden önce kafama gelseydi her halde yokluğumun büyük zararlar doğurabileceğini sanırdım. Ne yanlış bir düşünce…! Dönüşümde klinikte bıraktığım hastalarımın mükemmel bir tedavi sonucunda iyileştiklerini ve kimsenin yokluğumu anlmadığını gördüm. Bu bana iyi bir ders oldu. İlk işim telefona sarılıp aziz dostlarımdan emekli Albay Shorty’ yi aramak oldu. Ona hemen bavullarını hazırlamasını ve Güney Amerika seyahatimde bana arkadaşlık etmesini rica ettim. Bana önemli bazı işlerinin onu böyle parlak bir seyahat fırsatından yoksun bırakacagını söyledi. O na mektubu okudum. Başı öne düştü. ---Olamaz dostum!dedi.Epeyi zamandır bir işimin çözümünü bekliyordum belki başka sefere…. Sesi gittikçe yavaşlıyordu. Sonra; ---Dur bakalım şu kadın ne yazıyordu.?dedi. Bir an durdu. İkimizde susuyorduk. Her ikimiz için sayılı olan hayat yılları ve yapılması gereken işleri düşündükçe, için için çırpındığını seziyordum. Sonunda söze başladı.. ---İşte tam üç aydan beridir bekliyorum. Ebediyete kadar yaşayacak değilim ya. Şimdi bekleme sırası onların. Seyahate ne zaman çıkıyorsun? Beraberce Güney Amerika’ya gittik. Rahat vapurlarda bütün dertlerimiz endişelerimiz kaybolmuş ve yorgun vucutlarımız rahatlamıştı. Bir gün Güney Amerika' da tanınmış bir kimsenin evine çağırılmıştık. Kendisi meşhur bir sanayici idi. Bir çelik fabrikası kurmuştu. Konuşma sırasında Shorty ona golf oynayıp oynamadığını sordu. Adam cevap verdi. --- Pek az oynarım, amma daha iyi oynayabilmeyi isterdim. Karım çocuklarla beraber Birleşik Devletlerde tatil geçirmeye gitti. Yanına gitmeyi çok arzu ederdim. Burada çok güzel atlarım var. Ama işlerimin çokluğundan ata binemiyorum. Şimdi tam 55 yaşındayım. Beş yıl sonra işleri bırakacagım. Ama beş yıldan beri aynı şeyleri söyler dururum. Yepyeni bir fabrika kurduruyorum. Güney Amerika' da imal ettiğim çeliğin eşi yoktur. İşte bunun için kendi kendime bir tek günlük izin veremiyorum. Sözünü kestim: ---Niçin Güney Amerika' da olduğumuzu biliyor musunuz.? ---Belki benim gibi çok işiniz yok. Belki boş vaktiniz ve sarfedilecek bol paranız var. --- Ne münasebet, dedim. Benim ne geçirecek boş zamanım, ne de pencereden atılacak bol param var. Şimdi bizi bu güzel taraçanızda mutlu oturuyor görmenizin sebebi hatırlayamadığım genç bir kadının Çin' deki bir bahçede bir bakır levha görmesidir. Fabrikatöre bütün hikayeyi anlattım. Ertesi sabah otelin holünde ona rastladığım zaman, koşarak yanıma geldi.Bana: ---Çok rica ederim bir dakika söyleyeceklerimi dinleyin, doktor dedi. Anlattığınız hikaye bütün gece rahatımı kaçırdı. Kötü uyudum. Çok garip tuhaf bir tesedadüfün bütün bir hayatın akışını değiştirebilecegine ihtimal verebilir misiniz.? Siz gittikden sonra uzun uzun düşündüm. Şimdi yanına gelebileceğimi bildiren bir telgraf çektim. Ellerini omzuma dayadı. ---Çindeki duvara yazılan bu satırlarda çok uzağı gören bir gerçek var, dedi. İnsanların hayatı uzatılmış olmakla beraber; her varlığın kaderi hep belirsiz bir sis içindedir. Hepimiz başkaları için yaşamış değerli kimseler tanıyoruz. Onlara önlerindeki yıllardan istifade etmelerini hatırlatmalı ve imkan olduğu kadar kendi kendilerine iyilik yapabilmelerini öğretmeliyiz. Seyahat etsinler, planlarını ğerçekleştirsinler, mutluluklarından yararlansınlar. Hikayemin kahramanlarından sıhhat dolu Shorty bir hafta önce bu Dünya' dan ebediyen ayrıldı. Son saatlerinde yatağının başında idim. Bana son sözleri şu oldu. ---Fred, seninle Güney Amerika seyahatine çıkabildiğim için çok mutluyum, bilsen Tanrıya şükür ki, bu seyahati daha fazla geçiktirmedim..... *********************************************************************** ÖĞRETİLEMEYECEK OLAN Bir zamanlar Basra’da tek uğraşı oğluyla ilgilenmek ve ona güzel bir eğitim vermek olan yaşlı bir adam vardı.Adam bütün parasını oğlunun eğitimine harcadı.Delikanlı birkaç yıllığına uzaklara gitti ve meşhur bir üniversitede zamanın büyük alimlerinden eğitim aldı. Tahsilini bitirip dönme zamanı geldi ve babasının elini öptü.Oğlunun gözlerinin içine bakan adam büyük bir hayal kırıklığına uğradı.Ama bu duygusunu belli etmeden: -Neler öğrendin, oğlum? Diye sordu. -Öğrenilebilecek her şeyi öğrendim, baba. Cevabını verdi oğlu. -Peki öğretilemeyecek olanı öğrendin mi, oğlum? Delikanlı babasının neden bahsettiğini anlamamıştı.İster istemez “Hayır” dedi. Babası: -O halde, oğlum git ve öğretilemeyecek olanı da öğren. Delikanlı Hocasına gitti ve kendisine öğretilemeyecek olanı öğretmesini istedi. -Bu dört yüz koyunu al ve dağlara git.Sayıları bini bulunca geri gel. Dedi Hocası. Genç dağlara çıkıp çoban oldu.Hayatında ilk kez sessizlikle karşılaşıyordu.Konuşacağı hiç kimse yoktu.Koyunlar onun dilinden anlamıyordu.Çaresizlik zamanlarında hayvanlarla konuştu, ama hayvanlar ona boş gözlerle bakıyordu.Çobanlık yaptığı süre içinde, yavaş ama kesin biçimde bütün dünyevi bilgisini, benliğini, gururunu ardında bıraktı ve koyunlar gibi sessizleşti, büyük bir hikmet ve tevazu geldi üzerine… İki yılın sonunda, koyunların sayısı bini bulunca hocasının yanına gitti ve diz çöktü.Talebesinin yüzüne bakan hocası şöyle dedi: -Şimdi öğretilemeyecek olanı da öğrendin. DÜZENLEYEN! *********************************************************************************************** KOŞMA DUR BİR DAKİKA!...
Koşturuyoruz,delicesine.... dur durak beklemeden, hep bir sonraki adımımızın derdinde hayatı nasıl yaşadığımızı bilemeden. Gün oluyor, sabah başlayan curcuna günlük hayatın vazgeçilmez gereklerini yerine getirmeden öteye gidemeden bitiveriyor. Bir de bakıyoruz ki akşam olmuş bile. O da ne? Daha yapacak yığınla işimiz var, keşke birkaç saatimiz daha olsaydı. İnanın 24 saate sığdıramadıklarımızı ilave olarak istediğimiz o birkaç saate de sığdıramazdık. Bu döngü böyle sürüp gider, hayat bir anlamda monotonlaşmaya başlar. Her gün hep aynı şeyleri yaptığımızın farkına varırız nasılsa.
Sabah aynı saatte kalkıp hazırlanmalar, işe, okula, atölyeye koşuşturmalar yada evdeki günlük yaşam. Akşam olunca yine aynı çılgın tempo. Bir gün, yeni bir gün daha. Mutlu olup olmadığımızı, gerçek isteklerimizi bir an bile düşünmeksizin kendimizi kaptırdığımız aynı rutin tablo.
Durun bir dakika ve durup düşünün...Ne yapıyorum, neredeyim, bu koşturmacanın içinde mutlu muyum, sevdiklerime yeterince vakit ayırabiliyor muyum, ya kendi isteklerim? Hobilerim, yıllardan beri yapmak isteyip de yapamadıklarım? Suç kim de? Suç bu kısır döngü içinde insanın kendini kaybedercesine çalışmaya kaptırması mı? Yoksa içinde bulunduğumuz şartlar ve var olma savaşı mı?Aslında yanıtını vermek zor, ama bir gerçek var ki o da küçük yaşlardan itibaren ilkokul, lise, üniversite iş hayatı, evlilik, çocuk....derken durup dinlekmeksizin kendimizi bir engelli koşuda buluveriyor olmamız. Yüksek performans gösterip engelleri birer birer aştığımız sürece kendi kendimize verdiğimiz itici güçle daha çok, daha çok diyoruz. Peki ama nereye kadar? Önümüze aşamadığımız ilk engel çıkana değin bu soruyu kendimize sormuyoruz bile.
Çoğumuz büyük şehirlerdeyiz, ama o şehrin tadını yeterince çıkarabiliyor muyuz dersiniz? Sinema,tiyatro, müzikholler, sergiler, açılışlar, davetler, toplantılar... Hangisine , ne sıklıkta katılabiliyoruz ki?
Yaşamak için, toplumda var olmak ve sorumluluklarımızı yerine getirmek için deliler gibi çaba gösteriyoruz. Bu arada yıllar bir su misali akıp gidiyor, farkına bile varamıyoruz. Zamanı çok çabuk tükettiğimizi en iyi çocuklarımızın büyümelerinden anlıyoruz belki de. Ama bu arada geçip giden yıllarla, eşimizi, sevdiklerimizi ne kadar ihmal ettiğimizi, evimize ve kendimize yeterince vakit ayıramadığımızı, hatta çocuklarımızın sevilesi en tatlı yaşlarını göremeden büyüttüğümüzü fark edemiyoruz.
Halbuki aşık olarak evlendiğimiz insanla bir ömür geçirip, her şeyden çok sevdiğimiz çocuklarımızı boyumuza getirmişiz. Ne mutlu bize! Ama hayatın keyfini yeterince çıkarabildik mi bu arada, bu yoğun tempoda. Yoksa ne olup bittiğini anlayamadan yıllar 20, 30, 40, 50, 60 derken geçip gitti mi? Aynaya en son ne zaman baktınız, kendinizi gerçekten görmek ve yüzleşmek için. Hayır aynalar yalan söylemiyor. Saçlarınızdaki aklar, yüzünüzdeki kırışıklıklar sizin, ama unutmayın hangi yaşta olursanız olun, o yaş en güzel yaştır ve doyasıya yaşanmalıdır.
Bugünkü aklımızla, düşüncemizle ve kafa yapımızla bir 10 yıl öncesine dönmek... Hangimiz istemez ki? Ne de keyifli olurdu böylesi, ama olanaksız. O halde hayatı yaşarken yaşayalım. Yaşarken değerini, anlamını vermeye çalışalım. Her anın , her dakikanın keyfini çıkaralım.
Çünkü insan dünyaya bir kez gelir ve önündeki sadece bir sahnelik perdedir. Ne bir fazla, ne de az, sadece tek bir sahne...Ne o siz hala koşuyor musunuz? HIGH VOLTAGE! ******************************************************************************************** 2070 YILINDA YAZILMIŞ BİR MEKTUP!
BAŞKA DÜNYAMIZ YOK! ********************************************************************************************* BU HAFTAKİ HİKAYEMİZİ ANLATMAYALIM, BU SEFER İZLEYELİM NE DERSİNİZ! UMUDUNUZUN HİÇ TÜKENMEMESİ DİLEĞİYLE! ****************************************************** Sizce de Öyle değil mi? Gösterdi ........... gördü anlamına gelmez Söyledi ............. duydu anlamına gelmez Duydu .......doğru anladı anlamına gelmez Anladı .......... hak verdi anlamına gelmez Hak verdi .......... inandı anlamına gelmez İnandı ............ uyguladı anlamına gelmez Uyguladı ...... sürdürecek anlamına gelmez Ne dersiniz! ************************************* GÜZEL BİR HiKAYE! Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi. Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?"dedi."Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi. Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle mi." diyebildi sadece. Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini Toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu. "Evet var, oğlu Selim Bey....". Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi. Görevli hanım, insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye, "Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim. " Dedi ve telefona yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu. "Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dâhili telefonu çevirdi. Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin." dedi. Beraber merdivenden çıktılar. İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi. O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak,"Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir." dedi. "Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı. Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz: "Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu anı bekledim." dedi ve dudakları titredi, gözleri doldu. "Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam."Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: "Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktan da bahtiyarım." Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidası gibi dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?" Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı."Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi. Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi. Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı"Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki, ama neden?" dedi. Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak"Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı. "Emanet mi?" dedi. Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi. Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı. Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı. Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini göstererek, "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi. "Bana yalnızca maddî destek vermedi, manen de beni hiç yalnız bırakmadı. Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu. "Sana bunun için burs vermedim." diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotoğrafına mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mana veremediği diğer tabloya kaydı. Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu. Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti: "Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..." Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı. Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu: "Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu. Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü cümlede: "Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..." diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu. Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp,"Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mana veremedim." dedi. Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes alarak "Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem yapıyordu.Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti. O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin... Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum. Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor. Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...' dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi,'Alışacağız.'dedi. Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı. Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' diye haykırdı. Bunun üzerine babam: 'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi. Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım. Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.'dedi. Yürümeye başladık. Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum. Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü. İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi. Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim. Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.' dedi. Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı. Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: 'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.' Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl sürdü. Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi. Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti.Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı. 'Bugün, benim için ne manaya geliyor biliyor musunuz?' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa oturdu. Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu. Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk.Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı. Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet kendisini topladı ve 'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim. Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.' demiştim. Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim. Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor". Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o nemlenen gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotoğrafa hayran hayran baktı."Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım." Selim Beye döndü ve "Siz ne yapardınız?" diye sordu. Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..."dedi ve gülümsedi. O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı. Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı. 'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi. Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı. Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı. Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı. Sevgili Mehmet Bey oğlum, bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu... Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim. Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım. Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum; lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım. Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum. Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım. Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir. Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım. Sevgilerimle, Nazif Cebeci Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu.Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu.Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı. Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi. DÜZENLEYEN! ********************************************************************************** BU GÜN SİZLERE "BİLGELİKTEN" BAHSETMEK İSTİYORUM. İfade etmek istediğim düşüncenin temelini, bilgeliğe ulaşmak oluşturuyor...Bilgelik, bilgiden çok farklı bir şeydir. Bilgi bir çok kaynaktan, kitaplardan, okullardan, medyadan ve deneyimlerden elde edilebilen bir öğrenme çeşididir. Bir kimse son derece zeki olabilir ama bir gram bilgeliğe bile sahip olmayabilir. Bilgelik, kişinin bilgiyi nasıl kullandığıdır. Bilgelik, konuyla ilgili olan herkesin iyiliği göz önünde tutularak yapılan, bilerek, isteyerek yapılan bir seçimdir; belirli bir biçimde hareket etmeyi ya da hiçbir harekette bulunmamayı seçmektir. Dünyada okula gitme ya da diploma almaya gerek yoktur, bilgelik için... Okula gitmek kişiye yardımcı olur, ama bu bir insan olarak başarılı bir ruhsal yolculuk yapmak için gerekli değildir. Tüm ruhların aynı insan deneyiminden geçtiklerini, hepsinin Toprak Ana üzerinde yaşayan ziyaretçiler ve misafirler olduğunu aklında tutarak bilgece edinimlerde bulunmak için çaba göstermeli insanlar....Herkes Yaratıcı ile birdir. Tüm yaratılış aynı, tek kaynaktan gelir. Tüm varlıkların amacına saygı duymak ve her yerdeki tüm yaşam için en iyi olanı yapmak, bilgeliğin bir yoludur.HEPİNİZE, BİLGELİK YOLUNDA BÜTÜN YAŞAM İÇİN OLUMLU ADIMLAR ATMANIZ DİLEĞİYLE! DÜZENLEYEN! ************************************************************************************************* PAYLAŞMAK GÜZELDİR! İKİ ERKEK KARDEŞ: Erkek kardeşlerden ikisi de babalarından kalma çiftlikte çalışırlardı.Kardeşlerden biri evliydi ve çok çocuğu vardı.Diğeri ise bekârdı.Her günün sonunda iki erkek kardeş o günkü ürünlerini ve kârlarını eşit olarak bölüşürlerdi. Günün birinde bekâr kardeş kendi kendine, "Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil." dedi, "Ben yalnızım ve pek fazla bir gereksinimim yok." Böylelikle, her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin evindeki tahıl deposuna götürmeye başladı. Bu arada evli olan kardeş, kendi kendine, "Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil, üstelik ben evliyim, eşim ve çocuklarım var.Oysa kardeşimin kimsesi yok, yaşlandığı zaman bakacak kimsesi de yok." diyordu.Böylece evli olan erkek kardeş, her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin tahıl deposuna götürmeye başladı. İki kardeş de yıllarca ne olup bittiğini bir türlü anlayamadılar, çünkü her ikisinin de deposundaki tahılın miktarı değişmiyordu.Sonra, bir gece iki kardeş gizlice birbirinin deposuna tahıl taşırken çarpışıverdler. O anda olan biteni anladılar. Çuvalları yere bırakıp, birbirlerini kucakladılar. EVET PAYLAŞMAK GÜZELDİR.BAŞKA YORUMA GEREK VAR MI? DÜZENLEYEN! *********************************************************************** BİR SEVGİ EYLEMİYLE HARCANMAMIŞ BİR GÜN KAYBEDİLMİŞ BİR GÜNDÜR!
Sevmek için o kadar fırsatımız olmasına karşın dünyada o kadar az sevgi vardır ki. İnsanlar yalnız ağlamakta, yalnız ölmekteler. Çocuklara kötü muamele edilmekte, yaşlılar son günlerini sevecenlik ve sevgiden uzak geçirmektedirler. Sevgi gösterisine bu kadar çok ihtiyaç olan bir dünyada, yaşamımızdaki insanlara sadece sıcak bir kucaklama ya da uzatılan bir elden daha karmaşık olmayan bir hareketle yardım edecek büyük bir gücümüz olduğunu anlamak çok önemlidir. Avila lı Teresa şöyle yalvarmaktadır: "Pek çok sevgi eylemine alıştırın kendinizi, çünkü bunlar ruhu tutuşturur ve eritir."
Dünyayı daha iyi, daha sevgi dolu bir yer yapmak için neler yaptığımızı düşünmek için en uygun zaman günün sonudur. Geceler boyunca aklımıza hiçbir şey gelmiyorsa, dünyayı daha iyiye doğru nasıl değiştirebileceğimizi düşünmek için de uygun bir zamandır bu. Öyle çok büyük boyutlu şeyler yapmamıza da gerek yoktur; var olan basit şeyler üzerinde bir şeyler yapmak da yeterlidir: Etmediğimiz bir telefon, yazmayı ertelediğimiz o not, takdir etmediğimiz o iyilik. İş sevgiyi vermeye gelince fırsatlar sonsuzdur ve bunu hepimiz yapabiliriz.
SEVGİ ANLAYIŞLA YAŞAR!
Anlayış karşısındakinin görüşünü anlamaktır. Başkalarına kendine davranılmasını istediğin gibi davran kuralı, anlayışın bir örneğidir. Bu, kişisel ilişkilerimizi güçlendirmeye yarayan çok kuvvetli bir insan huyudur.
Anlayış, başkalarının görüşünü kabul etmemiz gerektiği demek değildir. Sadece onu anlamaya çalışmaya hazır olduğumuz demektir. Herkesin, bizimkilere uymayan, kendileri için geçerli olan kendi deneyimleri olduğunu kabul etmedikçe, bunu yapamayız. Herkesin dünyayı bizim gibi görmesini bekleyemeyiz. Gerçek anlayış, ancak kendi dışımıza çıkabildiğimiz ve nesnelerin öteki insanlara nasıl göründüğünü anlamaya çalıştığımız zaman gelecektir.
Pek çok kere ilk görüşte kolaylıkla umursanmayacak ve unutulacak insanlara rastlamışımdır. Ancak, onlar hakkında daha çok bilgi edinmek için zaman ayırdığımda, hemen hemen her zaman onların davranışlarını kabul edilebilir bulmuşumdur. Bu da bana olumsuz önyargılarımın çoğu zaman ne kadar yanlış olabileceğini öğretmiştir.
Anlayış bir huy haline dönünce, artık o anın tutkusunun esiri değilizdir ve sevme yeteneğimiz sınırsıza ulaşacaktır.
GÜÇLÜKLERİ SEVGİYLE YENMEK!
Karşılaştığımız güçlükler eylem gerektirir. Sevgi eylemi çözüm getirir. Sevgimizin gücü, sorunlarla ve düş kırıklıklarıyla nasıl başa çıktığımızda kendini gösterir. Yaşamımızda her şey güzelce akıp giderken hoş ve olumlu olmak kolaydır. Ama yaşamın akışı değişip de geçici olarak bizi güçsüz bırakırsa, o zaman gerçek gücümüz ortaya çıkar.
Sevgi bize "Neden ben?" diyerek zaman kaybetmemeyi, onun yerine, "Şimdi ne yapmalı?" demeyi öğretir. Birinci soru gereksiz ve anlamsız bir çatışmaya götürür, ama ikincisi kendine acımanın ve anlamsız suçlamanın yükünü taşımayan bir eylemi akla getirir. Eğer sevgi varsa, güçlükler bozulan ilişkilerin nedeni değildir. Aslında bu durum bizim değişip ayakta kalmamızı sağlar. DÜZENLEYEN! *********************************************************************************** KAZANDILAR AMA NASIL? Birkaç yıl önce, Seattle Özel Olimpiyatları’nda, tümü fiziksel özürlü olan dokuz yarışmacı, 100 metre koşusu için, başlama çizgisinde toplandılar.Başlama işareti verilince, hepsi birlikte harekete geçtiler.Bir hamlede başlayamadılar belki ama, en az yarısı, bitirmek ve kazanmak için istekliydi. Yarışın başladığı anda, içlerinden bir delikanlı, tökezleyip yere düştü ve ağlamaya başladı.Diğer sekiz kişi, delikanlının ağlamasını duymuşlardı. Yavaşladılar ve geriye baktılar.Hepsi yönlerini değiştirdi ve geriye dönerek onun yanına geldiler. İçlerinden Down Sendrom’lu bir kız, eğilip ağlayan çocuğu öptü.”Bu onun daha iyi olmasını sağlar .” dedi… Sonra dokuzu birden kol kola girdiler ve bitiş çizgisine doğru hep birlikte yürüdüler.Stadyumdaki herkes, ayağa kalkıp dakikalarca onları alkışladı… Siz de ,”sırf birine iyilik olsun diye yolunuzu değiştirdiniz mi hiç?Yavaşladınız ve birinin koluna girdiniz mi?” Orada bulunan insanlar, hala bu hikâyeyi anlatıyor…. Çünkü hayatta, kendimiz için kazanmaktan çok daha ötede olan şeyler var, yavaşlamak ve rotanızı değiştirmek anlamına gelse bile, diğerlerinin de kazanması için yardım etmek gibi… DÜZENLEYEN! ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- ÇANAKKALE SAVAŞLARI VE TÜRK GENÇLİĞİ, VAH GENÇLİK VAH :( Hiç bir yorum yapmadan aşağıdaki linki koyuyorum.Bazen bir görüntü binlerce şey ifade eder. Burda da öyle yoruma bile gerek yok. Lütfen aşağıdaki linke tıklayınız ne demek istediğimi anlayacaksınız! http://www.youtube.com/watch?v=TzLdq1vqlNc DÜZENLEYEN! ...................................................................................................................................................... DOSTLUK I. Dünya Savaşı’ndan kalma bir hikâye… Savaşın en kanlı günlerinden biri… Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu. - “Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?” - “Delirdin mi?” der gibi baktı teğmen. - Gitmeye değer mi? Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma.” Asker ısrar etti… Teğmen : - “Peki… Git o zaman…” İnanılması güç bir mucize. Asker korkunç ateş yağmuru altıda arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti. Sonra onu taşıyan arkadaşına döndü: - “Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bak haklı çıktım. Bu zaten ölmüş.” - “Değdi teğmenim.” dedi asker… - ”Nasıl değdi” dedi teğmen. “Bu adam ölmüş görmüyor musun?” - “Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz yaşıyordu… O' nun son sözlerini duymak dünyaya bedeldi benim için…” Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı,teğmene. - “Geleceğini biliyordum!..” demişti arkadaşı… GÜNÜMÜZDEKİ DOSTLUKLARA İTHÂF EDİYORUM! .................................................................................................................................................................................................. MASAL AMA ANLATTIĞI BİR ŞEYLER VAR! Bir zamanlar, Uzak Doğu'da, artık yaşlandığını ve yerine geçecek birini seçmesi gerektiğini düşünen bir imparator varmış. Yardımcılarından ya da çocuklarından birini seçmek yerine; kendi yerine geçecek kişiyi değişik bir yolla seçmeye karar vermiş... Bir gün, ülkesindeki tüm gençleri çağırmış ve:
"Artık tahttan inip yeni bir imparator seçme vakti geldi. Sizlerden birini seçmeye karar verdim." demiş. Gençler şaşırmışlar, ancak o sürdürmüş:
"Bugün hepinize birer tohum vereceğim. Bir tek tohum... Ama bu çok özel bir tohum. Evlerinize gidip onu ekmenizi, sulayıp büyütmenizi istiyorum. Tam bir yıl sonra büyüttüğünüz o tohumla buraya geleceksiniz. Sizi, yetiştirdiğiniz o tohuma göre değerlendirip, birinizi imparator seçeceğim." Saraya çağırılan gençlerin arasında Ling adında biri de varmış. O da diğerleri gibi tohumunu almış... Evine gidip heyecanla olayı annesine anlatmış. Annesi bir saksı ve biraz toprak bulup, onun tohumu ekmesine yardım etmiş. Sonra birlikte dikkatlice sulamışlar. Her gün sulayıp büyümesini bekliyorlarmış. Yeterince zaman geçtikten sonra diğer gençler tohumlarının ne kadar büyüdüğünü anlatırken, Ling hayal kırıklığı içinde, kendi tohumunda hiçbir
|